1977’nin 1 Mayısında katledilenlerden, Sevgili Bayram Çıtak, benim en yakın arkadaşımdı. Acısını bu gün bile yüreğimde taşıyor, devrimci mücadelesi önünde bir kez daha saygı ile eğiliyorum.
Şimdi denilebilir ki iyi hoş da ya; Taksim’de diğer yaşamlarını yitirenler, Sivas da, Çorum da, Maraş da, Gazi de katledilenler kimlerdi? Bizlerin doğrudan yakınları olmasalar bile, kendi insanlarımız, yurttaşlarımız değiller miydi? Onları nasıl unuturuz. Yetmiş iki millete, inanca aynı nazarla bakan, insanı inancının merkezine koyan bir anlayış, bu katledilenler arasında ayrım yapabilir mi? Hatta dünyanın neresinde olursa olsun, haksızlığa, zulme uğrayan, katledilenler için bir insan olarak üzülmemiz gerekmez mi? Bütün bunlar insan olmanın gereği değil midir? Üzülmek de yetmez karşı durmamalı mıyız?
Bu girişten sonra sözü bu yılki 1 Mayıs da yaşanlara getirmek istiyorum. Hep birlikte, özellikle İstanbul da ve yurdun birçok yerinde izlediğimiz, macera filmlerine taş çıkartan bu anlayışı, ölçüsüzlüğü, acımasızlığı, vahşeti nasıl anlatacağız halkımıza ve tüm dünyaya.
En güzel ay hangi aydır dersiniz? Baharın başlangıcı Mart mı, Nisan mı, yoksa Mayıs mı? Peki yaz aylarına ne demeli, sonbaharın habercisi Eylül ayının güzelliği bizi büyülemez mi?
Her ayın kendine göre güzelliğini yaşarız, kimisinde üzülür, kimisinde sevinir, kimisinde üşür, kimisinde ise kemiklerimize kadar ısınırız. Mart, Nisan ve Mayıs aylarını ayrı ayrı severim. O aylara olan sevgim hem mevsim özelliklerindendir, hem de o aylardaki tarihi olaylardan dolayıdır. Mart ayı bahara rağmen biraz hüzün ayıdır benim için. İlk babalığı bu ayda tattım; annemi Mart ayında yitirdim, en büyük acıyı da Mart ayında yaşadım. Mayıs ayı da babamın hem doğduğu hem de öldüğü aydır. Mayıs’ın 21. Unutturlmak istenmesine rağmen 19 Mayıs Ulusal Kurtuluş Savaşımızın başlangıcını unutmak mümkün değildir.
Yönetim kurulunda bulunduğum Avusturya Atatürkçü Düşünce Derneği’nden arkadaşlarıma aylar öncesinden Aşık Veysel’i Atatürk Kültür Merkezi’mizde bir konferans ile anmak istediğimi iletmiştim. Arkadaşlarım ilgiyle karşıladılar ve hemen anma gününü belirledik. Anma günü21 Mart’ta olmalıydı diye düşünürken, ertesi gün Avusturya’da tatil olan 23. Mart’ta karar kıldık.
Kafamda konferenasımın çerçevesini belirlemiş, onu kağıda geçirmek gerekiyordu. Zira çok sayıda materyal elimde bulunmaktaydı. Hasta olmak pek güzel değildir, ancak konferansımın gününü belirledikten sonra müthiş bir gribe yakalanmış ve tam tamına dört hafta istirahatta kalmıştım. İşte hastalık da fırsattır diyerek, kafamda oluşturduğum metni yazmaya başladım.
Kısa sürede sayfalar dolusu yazımı bitirmiş, geriye yazımı tekrar tekrar gözden geçirip, hataları yanlış anlaşılmalara yolaçabilecek noktaları ayıklamam gerekiyordu. Öyle de yaptım. Hazırladığım metin hoşuma gitmişti. Geriye metni nelerle süsleyecegime gelmişti. Fotoğraflar, dinletecegim türküler ve sinevizyon vs.. Sevgili Ali Özer, Yıdırım Hür kardeşlerim, kadim dostum Hasan Erkılıç ve Sivrialan.net bana her türlü yardımı yapabilirlerdi. Yıldırım Hür kucak dolusu fotoğrafla, Ali Özer sinevizyon ve Macarca Veysel türküleriyle ve Hasan Erkılıç ise babası Aşık Küçük Veysel Erkılıç’ın türküleriyle katkıda bulundular. Elimde zaten yeterince malzeme vardı, fakat işlemek istediğim konuya göre eksikliklerim bu dostlarım tarafından telafi edildi.İsimlerini teker teker anarak sunumumun sonunda kendilerine teşekkür ettiğim bu dostlarım yoğun alkış aldılar. O alkışları Hasan’a, Ali ve Yıldırım’a iletiyorum.
Bu yazımda örgütlülükte geçen kırk yıldan kısa anılara, izlenimlere yer vereceğim.
Örgütlülükle İlk Tanışma
Yıl 1968 kendi köyümde ilkokul müdürü olarak görev yapıyorum. O yıllarda yurt genelinde TÖS’ün boykotu var. Okulda görevli öğretmenler olarak boykotu destekliyoruz. O gün derslere girilmiyor. Olayın ardından soruşturma ve mahkemeye veriliyoruz. Yargıç bir oturumda yapılanın suç olmadığına karar veriyor. Aklanıyoruz.